Quantcast

Ötekinin Acısı

Yazar: Alper Akçam

Bizim ülkede duygu dünyasında öncelikle “ötekinin acısı”nı taşıyanlar, hayata tutunamayanlar adına söz almaya çalışanlar, kendilerini bildi bileli başları yerde gezerler…

Ömrümün çoğu önemli sapaklarında, aynı suyu, havayı paylaştığım aynı toprak üzerinde yaşadığım insan kardeşlerimin seçimleri nedeniyle büyük düş kırıklıkları yaşadım; en derin yerlerinden yaralanmış olarak günler, aylar, yıllar geçirdim.

Yalnızca kendisini ve ailesini, en yakınındakileri düşünerek, onların geleceği için kurgulanmış bir hayatı önde tutarak yaşasaydım, bunca alt üstlükler içinde, bunca sıkıntı çekerek geçmeyecekti ömrüm. Üniversitede sınıfın notları yüksek, çalışkan öğrencileri arasındaydım; gözaltına alınmalar, tutuklanmalar, burs kesilmeleriyle okulu tamamlayabildim. Döneminde sayıları az olan ve çevresi tarafından başarılı bulunan bir genel cerrah olarak en ağır koşullarda canla başla çalışırken bile toplumsal tercihlerim nedeniyle izlendim, açığa alındım, sürüldüm, sıkıntılar çektim…

01 Kasım 2015 seçimleri kazananların bile inanamadıkları çok beklenmedik bir sonuçla bağlandığında da büyük bir darbe yemiş gibi oldum. Yine de sürmekte olan yaşam alanlarını kazananlara teslim edip içine kapanmak, halka sövgüler yağdırmak gibi bir davranışı aklımdan bile geçirmeden, kendi adıma çevreme katabileceklerimin sorumluluğuna yöneldim…

Seçim sonuçları, öncelikle toplumsal iletişim içinde egemen olan merkezi göstergelerin genel anlamda ne kadar etkili olabildiğinin, bir çeşit toplum mühendisliğinin kanıtı olan bir durumu ortaya çıkardı. 7 Haziran seçim sonuçlarını beğenmeyen çevrelerin büyük katkısıyla oluşan patlamalara, katliamlara, yüzlerce insanın ölümüne, çelişkili konuşmalara, tüm bunların herkesin gözü önünde yaşanmasına rağmen seçimlerde onca can pahasına kurgulanmış bu oyunun perde gerisinde duranlar zafer kazandı… Televizyonların, yandaş propagandalarının, dini örgütlenme içinde yer alan cemaat-tarikat-ticaretçi bezirgân güçlerin yönetsel erki ve parayı elde tutuyor olmanın bu başarıda belirleyici olduğu kesin.

Ancak, bir de toplumda giderek belirginleşmekte olan bir kastlaşma, ayrışma sorunu yaşanıyor; bunu gördük… Batı illerinde, eğitim düzeyi yüksek semtlerde yaşayanlar kendilerince olayları sorgulayarak oy kullandılar; Kürtler kendi dil ve kültürlerini odakta tutan bir siyasi tercih yaptılar; toplumun diğer kesimleri yönlendirildikleri kanallara doğru, kalabalıklara egemen anlayış ve inançları gereği, çok da sorgulamaksızın; hem de büyük bir coşkuyla akıp gittiler… Seçim sonuçları açıklandıktan sonra coşkulu kalabalıklar doldurdu balkon altlarını, farklı bir sevgi gösterisi yaşandı.

Toplumdaki ayrışma ve kastlaşma giderek hızlanıyor. Bir televizyon kanalında seçim sonuçları açıklandıktan sonra İstanbul’daki bir kahvehaneden Cumhurbaşkanını arayarak konuşan bir genç görüntülendi. Tüm kahve halkı büyük bir heyecan ve sevinç içinde sloganlar atıyordu. Çok da çarpık düzenin arkaladığı varlıklı kişiler gibi görünmüyorlardı. O kalabalık içinde bir tek farklı düşünen kişi olmayışı çok ilginçtir.

Ankara Garı patlaması sonrası yapılan bir kamuoyu araştırmasında en çok oyu patlamanın PKK’nın işi olduğunu bildiren seçenek almıştı. Cumhuriyet Başsavcılığı katliamın arkasındaki gücün IŞİD olduğunu açıkladı. Söz konusu ankete katılan ve PKK’yı suçlayanlar bu gerçeği ömür boyu öğrenemeyecekler. Onlar farklı bir dünyada yaşıyorlar, tek merkezden güdüleniyorlar.

Kentleri çevreleyen kalabalık semtlerden ve kırsal alandan blok oylar akmaktadır iktidar partisine… Ankara’nın Pursaklar’ında, Sincan’ında, İstanbul’un Suiltanbeyli’sinde, İzmit’in Çayırova’sında sol eğilimli partilere hemen hiç oy çıkmamakta, buralarda farklı siyasi görüşte kimse yaşamamakta, bazı partiler buralara girmemektedir bile… Sol partiler de çalışmalarında ağırlığı zaten önde oldukları seçkin semtlere vermektedir. Adını sonradan Vatan Partisi yapmış bir grubun hedefinde öncelikle sosyal demokrat ve diğer sol güçlerin bulunuyor olması da işin farklı ve ironik bir boyutunu göz önüne sermektedir.

Ülkede ne yaşanırsa yaşansın, büyük kentleri çevreleyen ve 12 Eylül 1980 sonrasında din istismarcısı politikalar, cemaat-tarikat ağlarıyla emperyalizmin işbirlikçisi gerici politika arabalarına bağlananların siyasal kanaatlerinin ve seçimlerinin değişebilmesi mümkün görünmüyor. Ancak bire bir insan ilişkileriyle, bu bölgelerde yaşanarak, buralarda özgür ve sorgulayan bir kültür için mücadele edilerek bazı gerçeklikler dile getirilebilir.

Türkiye’nin tarih gerçeği içinde yitirdiği en büyük güç, halkı aydınlatma görevini üstlenmiş fedakâr genç kuşaklardır…

Gençlik yıllarımda Ankara’nın fabrikalarında, gecekondu semtlerinde halk yararına bir değişim için örgütlenme ve bilinçlendirme çalışmaları yapardık. Ardahan’a her gidişimde dağıtmak için çantalar dolusu kitap dergi götürür, aralarında tırpan çekerek, hasta bakarak yaşadığım köylülerle her fırsatta konuşmalar yapar; onların sorularını yanıtlamaya çalışırdım.

Toplumsal karmaşa içinde “zafer” denilebilecek, “ötekinin acısı”nı dindirebildiğimi ve başardığımı sandığım anları da o günler içinde yaşamıştım.
Aralarında orman kaçakçılarının da bulunduğu kişilerin ihale almış olduğu bir orman kesimi yaşanmıştı Ölçek köyünde. 1976 yazıydı sanırım. Köylü en baştan kesime işçi olarak katılıp para kazanmak istiyordu. Günlerce konuştuk, tartıştık, sonuçta oy birliği ile kesime karşı çıkma kararı aldık. Bibimin oğlu Hafiz ile birlikte ormanda ağaç işaretlemekte olan, aralarında bölge müdürü ve birçok görevlinin de bulunduğu bir grubun yanına gittik. Çığıstan ormanında bölge müdürüyle kıyasıya tartışıp köylünün kararını açıklarken yanlarında bilinerek tutulmuş, belindeki silahı korkutmak için bize gösteren, İstanbul yeraltı dünyasında Kürt İdris’in adamı olduğu, vücuduna saplanmış en az altı kurşun taşıdığı söylenen köylümüz Kel Eko’nun kendisine de hakaret ettiğim konuşma sonrasında arkamdan tabancasındaki tüm kurşunları havaya sıkıp koşması, boynuma gözyaşları içinde sarılıp “Ola doktor, sana kurban… Bu ormanı kesenin de, kestirenin de, senin yanında olmayanın da anasını avradını…” dediği an…

Köyün ortasında bir bölük jandarma, birçok görevli ve sivil polis eşliğinde parmağıyla beni işaret ederek “Anarşist, komünist” gibi yakıştırmalarla halkı ve güvenlik güçlerini bana karşı kışkırtmaya çalışan zamanın kaymakamının önünde, “Dur hele sen kadasını aldığım, sıra bizde,” diyerek beni geri çekip öne atılan Kor Kerim’i, diğer köylülerimi, benim için eteğine taş toplayan kadınları, evlerden çıkan dirgeni, baltayı gördüğüm ve masaya konan kâğıtlara yediden yetmişe tüm köylünün kesim istemediğini imzalayarak, parmak basarak beyan ettiği, orman kesiminin uzun bir süre yapılamadığı anlar, unutulmayacak mutluluk anlarıdır…

Seçim sonuçlarına bakarak yas tutanların, halka sövenlerin gelecek güzel günler için bir katkıları olabileceğini hiç sanmıyorum.

Halk için, halkla birlikte, halk tarafından kurulacak güzel ve güneşli günlere olan inancımızın sonsuzluğu, yaşamın ancak “ötekinin acısı”nı duyarak yaşanabildiğinde haz vereceği inancı, yaşam boyu tükenmeyecek umutlarla; sevgiyle, dostlukla…
Kaynak:http://www.akademipolitik.com/component/k2/item/6142-otekinin-acisi

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.